0 Paylaşımlar

Bir Zamanlar Batı’da filmini ilk kez Fatih’te Madalyon Sineması’nda izlediğimde çocuktum. Amcamın benden büyük çocukları tarafından götürüldüğüm semt sinemasında daha ilk sahneden itibaren derileri soyulmuş gıcırtılı koltuğa gömülmüş, uzun sahnelerinin renkli sinemaskop tüm fotoğraflarını hayatım boyu taşımak kaydıyla belleğime kazımıştım.

Charles Bronson intikam için yaşayan, babasını asarak öldüren sadist haydudun peşinde, ağzındaki mızıkasıyla isimsiz bir karakteri canlandırıyordu. Peşinde olduğu Frank isimli haydut ise yılan bakışlı, donuk ifadeli bir katildi, Henry Fonda tarafından oynanan.

Büyüleyici açılış sahnesinde üç adam, etraflarında dolanan sinekten, sürekli damlayan sudan rahatsız bir biçimde treni ve trenden inerek filmi başlatacak olan adamı bekliyorlardı. Bir demiryolu kodamanının çıkarları uğruna göçmenleri yerlerinden yurtlarından eden haydutlardı bunlar.

Film şiddeti politik bir bağlam içinde kullanıyor, bir mitos gibi sunulan kapitalizmin yağma kültürüne dönüşüne parmak basıyordu. Klasik Amerikan Western’inden bu Spagetti Western denen türü ayıran en önemli özellik, farklı bir ahlaki değerler bütünü teklif etmesiydi. O ahlaki değerleri bu filmde teklif eden figür, boynuna geçirilmiş ilmekle omuzlarına çıkarılmış babasını taşıyan, ağzına sıkıştırılan mızıka ile ayakta dikilmeye mahkûm edilmiş çocuktu. Çocuk halsiz kaldığında yere yığılmış, babası da asılarak ölmüştü. Babasının cesedi ifade ediyordu ki, Amerikan Rüyası bitmişti ve bu film başyapıttı.

Görkemli barok dili, her anı uzatılmış, figürlerin yakın plan mimikleriyle dramatize edilmiş, ayrıntıların altı kalın çizilmiş, görüntü derinliğiyle izleyeni esir alırcasına sarhoş eden görüntüleriyle final düellosunda mızıkalı adam intikamını almıştı. Bu görkemli sahnede tansiyonu yükselten en kuvvetli öğe, aslında Ennio Morricone’nin tutkal vazifesi gören müziğiydi.

***

Filmi ilk izlediğimde puanı Charles Bronson’a, biraz büyüyüp sinemayla ilgilendiğimde yönetmen Sergio Leone’ye, ama en nihayetinde müzikleri yapan Morricone’ye vermiştim. İlerleyen yıllarda bir iki kez daha sinemada ve televizyonda, ardından seksenlerde beta videoda, doksanlarda VCD’de, yakın zamanlarda da DVD’de izlemiş; her defasında kaybolmayan etkisinin altına girmiş ve hep bu golün Morricone’ye yazılması gerektiğini düşünmüştüm.

Sadece ben değil, tüm kuşağım artık onun müziğini yaptığı hangi filmi izlerlerse izlesinler, golü derhal Morricone’ye yazıyorlar; notalarını sokak aralarına, oyunların sohbetlerin en heyecanlı yerlerine taşıyorlardı. Mantar tabancasını beline her takan, sıkmadan evvel mutlaka ağzından tehdit edercesine fırlayan “nari nari naaaaaaa na na na” efektiyle düşmanına korku salıyordu. Sadece sokakta oynayan çocuklar değil, Yeşilçam’ın sayısız vurdulu kırdılı filmine de telifsiz ve teklifsiz biçimde müzik oluyordu bu nameler. Birkaç kuşak ülkemizde onun müziğiyle büyümüştü, adını bilmesek bile biz onun notalarını çok iyi tanıyorduk ama bundan Il Maestro lakaplı büyük ustanın haberi bile yoktu.

***

10 Kasım 1928’de Roma’da doğan Morricone’nin babası trompetçisiydi. Erken yaşta müzikle haşır neşir olmuş, altı yaşında ilk beste denemelerine girişmişti. Bir yıl sonra da Sergio Leone ile aynı sınıfta okuyacaktı.

Klasik müzik aşığıydı ama hayatını kazanmak için radyo oyunlarına müzikler besteliyordu. Gençlik günlerinde Gruppo di Improvvisazione di Nuova Consonanza adlı serbest doğaçlama çalan avangart topluluğun üyesi olmuş; musique concrète öğrencisi olarak deneyler yapmış, geçim uğruna Mina gibi şımarık şarkıcılarla çalışmış ama Bir Avuç Dolar İçin filmine yaptığı müziğe kadar ünlenmemişti.

Beş yüzün üzerinde film ve dizi müziğine imza atmasına rağmen, en çok “İyi, Kötü ve Çirkin” ile anılmasına içerlese de Morricone büyük bir film müzikçisinden daha fazlasıydı.

Onun ses tasarımları çok özeldi. Minimal kullanılan notalarla ve kontrpuanlar vasıtasıyla gerilim yaratmada ustaydı. Gündelik hayattan ya da doğadan alınmış sesler ile, şiddet ve izolasyon temalarıyla cesur bir gerçekçilik yakalamış yeni bir ses paleti yaratmıştı.

***

Morricone dünyaya en karmaşık duyguların en basit melodilerle nasıl anlatılabileceğini öğretmiş, film müziğini sinema dünyasında çerez olmaktan çıkararak itibarını yükseltmişti. Okullarda ders kitabı babından okutulmayı hakketmişti. Böylesine güçlü temalar yazmasında İkinci Dünya Savaşı’nda bombardımana tutulmuş bir şehrin çocuklarından biri olmasının, yoksulluğunun, Mussolini ve Hitler’e yakından şahit olmuş bir çocuğun çektiği acıların etkisi büyüktü. Müziklendirdiği sahnelerin izleyici üzerindeki etkisini 10 katına çıkarmıştı. Ama yanlış anlaşılmasın; sadece atmosferi desteklemekten ibaret değildi bu müzikler, başlı başına güçlü birer eserdi.

Onu yıllarca görmezden gelen akademi, Maestro’yu geç de olsa hatırlamış; 79. Oscar ödül töreninde 79 yaşındaki ustaya özel ödül vermişlerdi. Hiç ihtiyacı yoktu aslında baronların vereceği ödüllere. Yine de centilmendi; 2016 yılında Quentin Tarantino’nun “The Hateful Eight” filmi için yaptığı müzikle ilk Oscar’ını kazandığında kibarca konuşmuş, ilk iş olarak da diğer aday John Williams’ı tebrik etmişti.

***

Perdede sayısız dahi müzisyen vardı: John Williams, Hans Zimmer, John Barry, Angelo Badalamenti, Alan Silvestri, Danny Elfman, Vangelis, Nino Rota, Philip Glass… Ama Sergio Leone ile buluştuklarında, Bernard Herrmann ile Alfred Hitchcock misali, sinema tarihinin en önemli yönetmen-besteci ikilisini oluşturmuşlardı.

Satranç delisi, “Satranç matematiğin akrabasıdır, matematik de müziğin” diyen, adının okunuşu bile bir senfoni hazzı veren Maestro, sanatını belli bir kültür, coğrafya ve yönetmen ile sınırlandıran film müzikçilerinin tersine, tüm dünyaya ayak basan müzisyen mertebesindeydi. Bu mübarek adam, sinema perdesi üzerinde dolanan, sesiyle filmleri yöneten bir hayaletti.

85 yaşındayken 2014 yılında ülkemize gelecekti ancak konsere kısa bir süre kala iptal duyurusu yapılmıştı. Müzikleri sonsuza kadar yaşayacak olan Morricone’nin 91 yaşındaki bedeni 6 Temmuz 2020 tarihinde göçtü. Memleketimin mantar tabancalı çocuklarına, hayatlarına bir hayalet gibi giren Maestro’yu görmek nasip olmadı. Bense ne zaman “The Man With the Harmonica”yı dinlesem, Madalyon Sineması’ndaki hayaleti hatırlarım.

Sinema perdesine düşen hayalet: Ennio Morricone